9 Temmuz 2016 Cumartesi

Allah'ın yardım ve desteği

Allah'ın yardım ve desteği


Allah Kuran'da, "Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir" (Maide Suresi, 105) hükmüyle inanan kimselere önemli bir gerçeği haber vermiştir: İnkarcılar, doğru yolda olan kimselere zarar veremezler.
Doğru yol ise ancak iman eden ve Kuran'a uyan akıl sahiplerinin ulaşabildiği yoldur. Bu kişiler, her konuda sadece Kuran'da kendilerine bildirilen doğruları rehber edinip, hayatlarını bu doğrulara göre düzenledikleri için her zaman Allah'ın desteği ve yardımıyla karşılık görürler. Allah iman edenlerin yardımcısıdır ve dinine yardım edenlere yardım vaat etmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
… Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)
Allah, Kendisi'ne samimi bir kalple iman etmelerine karşılık inananları koruyup destekleyeceğini, onlara her işlerinde kolaylık sağlayıp yollarını açacağını bir başka ayetinde şöyle bildirmiştir:
Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)
Nitekim Enbiya Suresi'nde Allah, her zaman için hak ve doğru olanın, batıl olana üstün geleceğine dikkat çekmiştir. İşte haktan yana hareket eden akıllı insanların, her zaman batılın arkasına sığınan akılsız insanlara üstün gelmelerinin sebebi de budur. Allah bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir… (Enbiya Suresi, 18)

Günlük hayatta akıl örnekleri

Günlük hayatta akıl örnekleri

Kitabın başından bu yana gerçek aklın ne olduğuna, nasıl kazanılabildiğine ve aklı artırmanın yollarına değindik. Ancak önemli olan kişinin, aklı kendi günlük hayatına nasıl aktarabileceğini, onu nerelerde ve nasıl kullanabileceğini görmesidir. Çünkü akıl, sadece büyük buluşlarla ortaya çıkan ya da hayatın ehemmiyetli görülen alanlarında başarılı olmayı sağlayan bir yetenek değildir. Aksine günlük yaşamın temizlikten yemeğe, giyimden sanata kadar tüm detaylarına yansıyan bir özelliktir. İşte bu nedenle bu bölümde aklın günlük hayata nasıl yansıdığı konusunda bazı örnekler verilecektir.

Akıllı bir insanın düşünme tarzı…

Akıllı bir insan herşeyden önce her an Allah'ın rızasını en fazla nasıl kazanabileceğini düşünür. Etrafında olup biten tüm olayları dikkatlice inceler ve vicdanıyla kendisinin bu ortam içerisinde yapması gereken en güzel tavrı tespit eder.
Düşüncelerine hiçbir konuda baskı uygulamaz; hür düşünür. Ufku alabildiğine geniştir. Özgür düşünmesini engelleyecek tüm taassuplardan, korkulardan ve fikri saplantılardan kurtulmuştur.
Düşüncelerine hiçbir sınır koymadığı için sürekli olarak sade ancak bunun yanı sıra son derece etkili fikirler bulur.
Aklını gereksiz konularla hiçbir şekilde meşgul etmez. Kendisine hiçbir fayda sağlamayacak, zaman kaybettirecek ve asıl önemli konulara vakit ayırmasını engelleyecek şeyleri düşünerek oyalanmaz.
Bulunduğu ortamın ve beraberindeki insanların ihtiyaçlarını düşünmeye öncelik tanır. Bu kişilerin güvenliklerine, sağlıklarına ve huzurlarına yönelik her türlü ihtiyacı gidermek için ne yapabileceğini düşünür ve eğer bu yönde bir sorun varsa hiç ertelemeden bunlarla ilgilenir.
Daima dine ve müminlere fayda getirecek şeyler düşünür. Sürekli olarak daha fazla hayır işlemek isteği ve çabası içindedir.
Akıllı bir insan ayrıca planlı düşünür. Düşüncelerini hedeflediği konuya yönlendirir. Gereksiz detaylara takılmaz.
Olayları çok aşamalı düşünür. Bir olayın birkaç aşama sonrasında nasıl bir şekle girebileceğini, potansiyel olarak ne tür tehlikeler içerebileceğini ya da nasıl gelişmeler gösterebileceğini tahmin ederek bu yönde tedbirlerini alır.
Geçmişte yaşanan olaylar üzerinde de düşünür. Tüm bu tecrübelerden en akılcı ve hikmetli sonuçları çıkarır ve ileride kullanabileceği değerli bir birikim elde etmiş olur.
Aklına olumsuz ya da yanlış bir düşünce geldiğinde bunun şeytandan gelen bir vesvese olduğunu bilerek Allah'a sığınır.
Bunun yanında Allah'ın yarattığı her olayda mutlaka bir hikmet ve güzellik olduğunu bilerek "mutlaka bir hayır vardır" diyerek düşünür.

Akıllı bir insanın sohbeti ve konuşmaları…

Akıllı bir insan olabilecek en isabetli, en hikmetli, en özlü ve en faydalı konuşmaları yapar. Ufku geniş olduğu için verdiği örnekler etkileyici ve benzersizdir. Çok konuşmak yerine faydalı konuşmaktan hoşlanır. Gerektiğinde ve yeri geldiğinde konuşur. Ne zaman konuşup ne zaman susacağını da aklıyla ayarlar. Örneğin çok acelesi olan birini önemsiz bir konuyla meşgul etmez.
Tüm bunların yanında boş konularda boş konuşmalar yaparak da vakit kaybetmez. Önemli bir konuyu da ancak ehemmiyeti derecesinde konuşur.
Akıllı bir insan içinden geldiği gibi, samimi konuşmalar yapar. Kalıpçı bir yapısı yoktur. Asıl etkili olan konuşmanın insanın "içinden geldiği gibi" konuşması olduğunu bilir.
Bunun yanında sürekli aynı kelimeleri, aynı üslubu ve aynı cümleleri kullanarak monoton bir hava içerisinde konuşmaz. Sohbetinde imalı ve incitici sözler kullanmaz. Hiçbir zaman için alaycı konuşmalarla karşı tarafı rahatsız etmez. Söylemek istediği şeyi açık ve net olarak söyler.

Akıllı bir insanın sanat ve dekorasyon anlayışı…

Akıllı bir insan dekorasyon konusunda herşeyden önce Allah'ın sanatını örnek alır. Kuran'da belirtilen cennet tasvirlerinin insan ruhuna en çok zevk verecek malzemelere dikkat çektiğini bilir ve dünya şartlarında bu güzelliği andıran bir dekorasyon oluşturmaya çalışır.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da hiçbir kurala bağlı kalmaz. Sırf moda olduğu için belirli kalıplar arasında sıkışmak zorunda olmadığını bilir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin ve tüm kültürlerin sanat anlayışlarından istifade edebilir ve onların geride bıraktıkları tüm sanat eserlerinden ilham alabilir.
Tüm bu eserler arasında, sanat ve estetik konusunda göze en hoş gelen ve ruha en çok zevk verenlerin analizini yapabilir ve bunların en estetik birleşimini oluşturarak ortaya benzersiz bir eser çıkartabilir.
Böyle bir insan estetik ve sanatı, aynı zamanda konforla da birleştirebilir. Bu nedenle akıllı bir insanın dekore ettiği bir ortamda yaşamak hem çok zevkli hem de çok rahattır. Seçilen malzemeler estetiği yansıtmasının yanında, insan sağlığı açısından da en sıhhi, en konforlu, en kolay temizlenebilen ve en uzun ömürlü olacak şekilde düzenlenmiştir. Örneğin sırf güzel duracak diye, sağlığa zarar verebilecek bir koku ya da benzeri bir madde içeren hiçbir malzemeyi kullanmaz. Bunun yerine aynı güzelliği farklı malzemelerle de elde edebilir.
Tüm bunların yanında dekorasyonda sürekli olarak yenilik yapabilir. Aynı malzemelerle aynı mekanda birbirinden tamamen farklı ve benzersiz olan yüzlerce ayrı dekor oluşturabilir. Yaşadığı yerin dekorasyonunun monotonlaşmasına hiçbir şekilde izin vermez. Küçük ya da büyük birtakım değişikliklerle yaşadığı ortamı sürekli olarak güzelleştirir.
Aklın yol göstermesiyle yapılan bir dekorasyonda, göze ters gelecek hiçbir şey olmaz. Işık ve ses düzeni, renk seçimi insan gözünü ve ruhunu en rahat ettirecek ve en zevk verecek şekilde olur.
Dekorasyonda simetriye önem verir. İnsan gözünün simetriden alacağı zevki ve aksinde oluşacak karmaşanın hem göze hem de ruha vereceği yorgunluğu aklıyla hesaplayabilir.

Akıllı insanın el becerisi…

Akıllı insan el becerisini aklıyla kazanır. Beceri gerektiren herhangi bir durumla karşılaştığında mevcut imkanları aklıyla en iyi şekilde değerlendirerek, hangi işin nasıl yapılırsa en iyi sonucu vereceğini önce zihninde tasarlar ve uyguladığında da en mükemmel sonucu elde eder. Her işi olabilecek en pratik şekilde halleder. Ani bir sorunla karşılaştığında elinde yeterli malzeme olmasa dahi mevcut imkanları değerlendirerek bu sorunu en güzel şekilde giderebilir.
Herhangi bir aksaklıkla karşılaştığında öncelikle bunun kendi imkanlarıyla ve bilgisiyle çözülüp çözülemeyeceğine bakar. Eğer kendisi yapabilecekse problemi gidermeye çalışır. Ama eğer problem teknik bir sorundan kaynaklanıyor ve bu kişinin imkanlarını aşıyorsa bu durumda vakit kaybetmez ve konuya, en yetkili ve bilgili kimseyi çağırarak çözüm getirir.
Karşılaştığı sorunlara geçici ve iptidai değil, kalıcı ve kesin çözümler getirir. Aksinde ortaya çıkabilecek olan tahribatın verilecek olan emekten çok daha fazla olabileceğini bilir.

Kuran'da akıl örnekleri

Kuran'da akıl örnekleri

Akıl sahibi kimselere Allah, Kuran'da anlatılan kıssalar üzerinde düşünüp ibret almalarını hatırlatmıştır. Yusuf Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:
Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)
Kuran'daki bu hatırlatma doğrultusunda ilerleyen satırlarda peygamber kıssalarında yer alan akılcı davranışlardan yalnızca birkaçına dikkat çekilerek, aklın kazandırdığı üstünlük bir kez daha ortaya konacaktır.

Zülkarneyn'in aşılamaz sağlamlıkta bir set inşa etmesi

Kuran'da Allah'ın kendisine sapasağlam bir iktidar verdiği ve "özü kapsayan bir bilgi"ye sahip olduğu bildirilen Hz. Zülkarneyn'den bahsedilmiştir. Kuran'da Zülkarneyn kıssası şöyle anlatılır:
Sana (Ey Muhammed,) Zülkarneyn hakkında sorarlar. De ki: "Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim. Gerçekten, Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona herşeyden bir yol (sebep) verdik. (Kehf Suresi, 83-84)
İşte böyle, onun yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık. Sonra bir yol (daha) tuttu. İki seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu. Dediler ki: "Ey Zülkarneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?" Dedi ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım." (Kehf Suresi, 91-95)
Hz. Zülkarneyn, ayetlerde görüldüğü gibi oradaki halkın talebine karşılık vermiştir. Ancak Zülkarneyn, halkı Yecüc ve Mecüc'den korumak için gerekli olan bu seddi öylesine akılcı bir yöntemle inşa etmiştir ki, set bir daha ne aşılabilmiş ne de delinebilmiştir:
"Bana demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim." Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler. (Kehf Suresi, 96-97)
Zülkarneyn'in bu başarısı kuşku yok ki üstün bir akla sahip olması sayesinde gerçekleşmiştir. Aşılamayacak bir set oluşturabilmek için olabilecek en sağlam malzemeyi seçmiş ve bu malzemeyi de olabilecek en etkili şekilde kullanmıştır. Önce demir kütlelerini yerleştirip bunları ateş haline gelinceye kadar körüklettirmiştir. Son derece sağlam bir hale gelen seti bu haliyle de bırakmamış, daha da ciddi bir tedbir daha alarak üzerine eritilmiş bakır döktürtmüştür. Böylece seddi, kesinlikle delinemeyecek, aşılamayacak kadar dayanıklı hale getirmiştir.
Zülkarneyn'in bu seddin oluşturulmasında gösterdiği akıl, imanın getirdiği aklın gücünü ortaya koyan önemli bir örnektir. Çünkü akıl sahibi bir insanın en dikkat çeken özelliklerinden biri, bir tehlike karşısında geçici, zayıf çözümlere başvurmaması, aksine eldeki imkanlar içinde olabilecek en sağlam tedbirleri almasıdır. Yani bir tehlikeyi bir daha asla insanları tehdit edemeyecek, tek bir kişinin dahi zarar görmesine sebep vermeyecek şekilde ortadan kaldırmasıdır. Zülkarneyn'in inşa ettiği sette de bu akıl alameti açıkça görülmektedir.

Hz. İbrahim'in putlara kurduğu tuzak

Kuran'da Hz. İbrahim'in gösterdiği birçok akıl örneğine yer verilmiştir. Bunlardan biri, puta tapan kavmini uyarmak ve onlara doğru yolu göstermek için yaptığı bir plana ilişkindir. Hz. İbrahim, ilah edindikleri putların kimseye faydası dokunmayan basit taşlardan ibaret olduğunu kavmine ispatlamak amacıyla, öncelikle onları putların bulunduğu yerden uzaklaştırmak istemiştir. Akılcı girişimi sayesinde bu isteğini kolaylıkla başarmıştır. Onlara hasta olduğunu söylediğinde hepsi birden hastalıktan korkarak onun bulunduğu yerden uzaklaşmışlardır:
"Ben, doğrusu hastayım" dedi.Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor musunuz?" dedi."Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?"Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi. (Saffat Suresi, 89-93)
Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. (Enbiya Suresi, 58)
Kavminin çevresinden dağılıp gitmesinin ardından Hz. İbrahim, putların yanına yaklaşmış ve en büyükleri dışında putların hepsini kırıp parçalamıştır. Kuşkusuz burada en büyük putu bırakmasının çok önemli bir hikmeti vardır. Nitekim bu olaydaki hikmet, kavmin geri dönüşüyle ortaya çıkacaktır. Geri döndüklerinde putların başına gelenleri gören kavim, ilah edindikleri bu taşların yerle bir olmuş olmasını hayretle karşılamış ve bunu yapanın kim olduğunu sorgulamaya başlamışlardır:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya Suresi, 59-61)
Hz. İbrahim, kendisine ne olduğunu sorduklarında kırmadığı en büyük putu işaret ederek ona sormalarını söylemiştir. Taşın konuşamayacağını ve olup biten olayları açıklayamayacağını düşünüp anlayan kavmi, bu taşların hiçbir güce sahip olamayacağını da kendilerine itiraf etmek durumunda kalmıştır:
Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?""Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." (Enbiya Suresi, 62-65)
Hz. İbrahim, bu konuşma üzerine şunları söylemiştir:
Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" (Enbiya Suresi, 66)
Dedi ki: "Yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffat Suresi, 95-96)
Peygamberin, kavmine, ilahlaştırdıkları putların hiçbir işe yaramadığını ispatlaması sonucunda bu kimseler bir an için de olsa vicdanlarına başvurmuş ve yaptıkları işin mantıksızlığını açıkça görmüşlerdir. Her ne kadar daha sonra taşlara tapmakta diretmiş olsalar da, Hz. İbrahim aklı ile onlara gerçekleri göstermiş, yanlış yolda olduklarını kendi kendilerine itiraf ettirmiştir.

Hz. İbrahim'in tebliğinde fark edilen akıl

Kuran'da yer alan Hz. İbrahim'in akıl örneklerinden bir diğeri de Allah'ın kendisini zengin kıldığı ve mülk verdiği bir kimse ile arasında geçen konuşmada görülür. Hz. İbrahim, dinden uzak bir insanın çarpık mantık örgüsüyle Allah hakkında kendisiyle tartışan bir kimseye, dine uymanın kazandırdığı berrak akıl ile galip gelmiştir. Kuran'da mülk sahibi bu kişiyle Hz. İbrahim arasında geçen konuşmaya şöyle yer verilmiştir:

Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
Allah'ın öldüren ve dirilten olduğunu söyleyen Hz. İbrahim'e "Ben de öldürür ve diriltirim" diyerek cevap veren bu kişiye, Hz. İbrahim son derece akılcı bir cevap vermiştir. Bunun üzerine bu kimse aklın ve hak olanın karşısında şaşırıp kalmıştır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in evinden erkenden ayrılması

Allah Kuran'da, "Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir." (Al-i İmran Suresi, 121) ayetiyle bir başka akılcı tavra daha dikkat çekmiştir. Hz. Muhammed (sav) o dönemin mücadele ortamı içinde, müminlerin güvenliğini ve başarısını sağlayabilmek amacıyla erkenden evinden ayrılmıştır. Kuşkusuz Peygamberimiz (sav)'in yaptığı bu uygulama tüm inananlar için aklın ön plana çıktığı önemli bir örnektir.
Bu örnekten anlaşıldığı gibi, önemli bir olay söz konusu olduğunda alınabilecek en akılcı önlemlerden biri de erken hareket etmektir. Zira erken davranan bir insan yapılması gereken tüm faaliyetleri zamanından önce organize ederek, önceden fark edilmemiş olan ihtiyaçları ve detayları tespit edebilme imkanını kazanmış olur. Ayrıca son anda aceleyle yapılacak bir işin neden olabileceği muhtemel bir panik ve heyecan da bu şekilde önlenmiş olur. Geniş bir süre olduğunu bilmek, kişilerin sakin ve akılcı düşünebilmeleri için elverişli bir zemin hazırlar. Ayrıca toplu hareket edilmesi gereken bir olayda, fikir ve davranış birliği sağlamak için gerekli olan bilgi aktarımı da bu vakit içerisinde gerçekleştirilebilir.
Bunun yanında erken davranmak son anda gelişebilecek beklenmedik olaylara ya da istenmeyen gecikmelere karşı önemli bir avantaj sağlar. Erken hareket edildiğinde, ortaya çıkan bir sorunu telafi etme imkanı olur.
İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de erken davranmanın getireceği tüm avantajları önceden hesaplayarak üstün aklını göstermiştir. Mücadelenin gerçekleşeceği ortama erkenden giderek, burada müminler arasında bir görev dağılımı yapmış ve onları en elverişli yerlere yerleştirmiştir.

Hz. Yakup'un önemli bir bilgiyi kötü niyetli kişilerden saklaması

Kitabın önceki bölümlerinde akıllı bir insanın en önemli özelliklerinden birinin, yaptığı her hareketin birkaç aşama sonrasında nereye varabileceğini önceden hesaplaması olduğuna dikkat çekmiştik. Gerçekten de akıl sahibi bir insan feraseti ve basireti sayesinde, bir girişimde bulunurken, bu konuya dair geçmişte yaşadığı tecrübeleri, edindiği bilgileri gözden geçirmeyi ihmal etmez. Aynı şekilde olayların ve kişilerin gelecekte nasıl bir konum içerisine girebileceğini de tüm detaylarıyla göz önünde bulundurur. Aklın getirdiği bu isabetli tavır sayesinde son derece akılcı tedbirler alır.
İşte Kuran'da bu konudaki akılcı tavrına dikkat çekilen peygamberlerden biri de Hz. Yakup'tur. Hz. Yakup, oğullarının, kendisinin Hz. Yusuf'a duyduğu sevgiyi kıskanmakta olduklarını fark etmiş ve bu nedenle de onların Hz. Yusuf'a bir kötülük yapabileceklerinden endişe etmiştir. Nitekim Allah, peygamberin bu endişesinde haklı olduğunu, Kuran ayetlerinde haber vermiştir. Yusuf Suresi'nde Hz. Yakup'un oğullarının kardeşleri Hz. Yusuf için şöyle dedikleri bildirilir:
Onlar şöyle demişti: "Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir." (Yusuf Suresi, 8)
Bu durumu bilen Hz. Yakup, oğlu Hz. Yusuf rüyasında yıldızların, Güneş'in ve Ay'ın kendisine secde ettiklerini gördüğünü anlattığında bu rüyanın Hz. Yusuf'un Allah'ın seçtiği özel bir kimse olabileceğine işaret ettiğini anlamıştır. Bu nedenle de ondan rüyasından kardeşlerine bahsetmemesini istemiştir. Zira Hz. Yakup bu bilginin oğullarının kıskançlıklarını daha da artırabileceğini ve bundan dolayı da onların Hz. Yusuf'a zarar vermeye kalkışabileceklerini düşünmüştür.
Kuran'da Hz. Yakup ile oğlu Hz. Yusuf arasında geçen bu konuşma şöyle haber verilmiştir:
Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti.
(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."
"Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakup ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Yusuf Suresi, 4-6)
Görüldüğü gibi Hz. Yakup kıskançlığın doğurabileceği muhtemel sonuçları önceden tespit etmiş ve bu yönde önlem almıştır. Allah'ın, "Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır." (Yusuf Suresi, 7) ayetiyle de bildirdiği gibi müminler, Hz. Yusuf'un kıssasında anlatılan bu akıl alametlerinden de ibret almalıdırlar. Ve kendileri de bu akla sahip olmak için Allah'a yakınlıklarını artırmak için çaba harcamalı ve Kuran ahlakını yaşamalıdırlar.

Kuran'da akılsızlık nasıl tanımlanıyor

Kuran'da akılsızlık nasıl tanımlanıyor

Cahiliye toplumunda akılsızlık deyince ilk akla gelen, zeka geriliği ya da anormallik gibi kavramlardır. Akılca zayıf olan insanların, zihin hastalıkları hastanelerinde bulunan, ağır, anlaşılmaz konuşmalar yapan, algı bozukluğu çeken ve hatta belki de ilk anda göze çarpan birtakım fiziksel kusurları olan kimseler oldukları düşünülür. Oysa bu sayılanların, Kuran'da anlatılan gerçek akılsızlıkla hiçbir bağlantısı yoktur.
Kitabın başından bu yana anlattığımız gibi akıl, bir insanın vicdanını sonuna kadar kullanarak hayatının her anında Allah'ın en razı olacağı ve Kuran'a en uygun olan tavrı seçmesi ve bunun sonucunda da tüm hayatını kapsayan bir düşünce ve tavır mükemmelliği kazanmasıdır. Ayrıca aklıyla yeryüzünde bulunuş amacını, kendisini yaratan Allah'ın sonsuz kudretini kavrayabilmesidir.
Bu bilinçten yoksun olan insanlar ise akılsız kimselerdir. İnsanların çoğu, televizyonda seyrettikleri kişilerde, aynı apartmanda oturan komşularında, üniversite mezunu olan bir gençte ya da mevki sahibi bir işadamında böyle bir akıl zayıflığı olabileceğine hiçbir şekilde ihtimal vermezler. Oysa akılsızlık, insanların kendilerine, dünyada ve ahirette en güzel hayat şeklini bildiren Kuran'a uymak ve güzel bir hayat yaşamak varken, bunun yerine cahiliye sistemini benimsemeleri ve bundan dolayı da sıkıntılı ve zor bir hayat sürmeleridir. Bu nedenle de insanın çevresindeki pek çok kişide bu akıl zayıflığına rastlaması mümkündür.
Allah, Kuran'da insanların dünya hayatından ve cahiliye sisteminden yana yaptıkları seçimin yanlışlığına dikkat çekmiş ve onları bu durumu düşünerek akletmeye çağırmıştır:
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 32)
Size verilen herşey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız? (Kasas Suresi, 60)
Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 10)
… Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Yusuf Suresi, 109)
İşte Kuran'daki tüm bu hatırlatmalara rağmen dünya ve ahiret hayatının gerçek yüzünü kavramaya yanaşmayan bu kimseler, Kuran'da bildirildiğine göre akıllarını kullanmayanlardır. Allah akıl erdirmeyen bu kimselerin Allah Katındaki konumunu ayette şöyle bildirmiştir:
Gerçek şu ki, Allah Katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal Suresi, 22)
Ancak asıl önemli olan bu kimselerin akıl ile akılsızlık arasındaki farkı kıyaslayabilecek bir anlayışa sahip olmadıkları için kendi bulundukları durumu da görememeleridir. Öyle ki bu kimseler akıllı insanların akılsız, kendileri gibi akılsız insanların ise akıllı olduğunu düşünürler. Çünkü Allah'tan korkmadıkları ve dünyada yaptıklarının hesabının sorulacağına ihtimal vermedikleri için, kendi izledikleri yolun en doğrusu olduğunu zannederler. Kuran'da onların bu çarpık mantık örgülerine şöyle bir örnek verilmiştir:
Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)
Ayette de açıklandığı gibi, gerçek anlamda akılsız olan bir insanın kendini akıllı sanması ve yanlış yolda olabileceğine hiç ihtimal vermemesi, akılsızlığın getirdiği bir sonuçtur. Kuran'da ayrıca akıldan yoksun olan bu kimseler, fiziksel anlamda hiçbir eksiklikleri olmadığı halde, göremeyen ve işitemeyen kişiler olarak tanıtılmışlardır. Çünkü bu kişiler gerçekleri doğru bir şekilde algılayamaz, gördükleri ve duydukları gerçekleri kavrayamazlar. Örneğin yeryüzündeki kusursuz yaratılışa bakıp, tüm bunları yaratmış olan Allah'ın yüceliğini göremezler. Görseler de akılsız oldukları ve vicdanlarına uymadıkları için görmezlikten gelirler. Veya kendilerini doğru yola çağıran, Kuran ahlakını anlatan bir insanla karşılaştıklarında, onun anlattıklarını duymazlar. Daha doğrusu fiziksel olarak duyarlar ama yaşamlarını sanki onu hiç dinlememişçesine gaflet içinde sürdürürler. Kuran'da bu kimselerin içerisinde bulundukları bu durum şöyle açıklanmıştır:
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara-üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş (kimseler) değildi. (Yunus Suresi, 42-45)
Kuran'daki tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi akılsızlık, insanları insani fonksiyonlarından uzaklaştırarak onları akletmeyen, gerçekleri görmeyen ve işitmeyen varlıklar haline getirmektedir. Bir başka ayette bu durum şöyle açıklanmıştır:
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara Suresi, 171)
İlerleyen satırlarda aklı örten konulardan başlıcalarına değinmemizdeki amaç da, insanları akılsızlık tehlikesine karşı uyarmaktır. Çünkü aklını örten bu yanlışlardan kurtulamayan bir insan dünyada ve ahirette büyük kayıplara uğrayacaktır. Allah, akıldan yoksun kalan bu kişilerin, ahirette iken dünya hayatlarını pişmanlıkla anarak şöyle diyeceklerinden bahsetmiştir:
Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık." (Mülk Suresi, 10)

Aklın önündeki engeller

Aklın önündeki engeller

Önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi, her insan akıllı olma ve aklın kazandırdığı güzelliklerden yararlanma imkanına sahiptir. Bunun için yapması gereken şey, Allah'ın büyüklüğünü görmek ve dünyadaki yaşamını O'na gereği gibi kulluk ederek geçirmektir. Bu gerçeği kavrayan bir insan artık dosdoğru bir yolu izlemektedir. Çünkü iman eden bir insanı yönlendiren, ona yol gösteren tek rehber Kuran'dır. Allah Kuran'da aklı örten tüm konuları açıklamış ve insanlara bunlardan arınmanın yollarını göstermiştir.
Allah'ın çağrısına uyan kişinin aklı, üzerini örten tüm pisliklerden arınarak, temiz ve berrak bir hal alır. Bu temizliği sağlayan şey ise Kuran'ın ve imanın kazandırdığı temiz mantık örgüsü ve doğru düşünme yeteneğidir. İnsan cahiliye toplumunun mantık örgüsünden, düşünce yapısından ve bu hayatın getirdiği pisliklerden ne kadar arınır ve Kuran ahlakını ne kadar yaşarsa aklı da o kadar gelişir. Cahiliye alışkanlıklarının her birinden kurtulduğunda, aklının üzerindeki baskılardan da kurtulur ve böylece Kuran'da bahsedilen akıl sahibi kimselerden olur. Bunun aksinde ise, aklın önü engellerle dolar ve kişi bile bile kendini helake sürüklemiş olur.
Bu bölümde Kuran'da Allah'ın aklı örteceğini bildirdiği konulara değinilecektir. Ayrıca bunlardan kurtulmanın yine sadece Kuran'da bildirilen çözümleri de ortaya konacaktır.

Şirk

Şirk, bir insanın Allah'a ortaklar koşması, kendine Allah'ın dışında ilahlar edinmesi demektir. Şirk koşan kişinin ilah edindiği değerler, bir insan veya herhangi bir canlı olabileceği gibi, bir tutkuyu veya bir ideali hayatının amacı haline getirmek de olabilir. Kişi bu değerleri  Allah'ın rızasını kazanmaktan daha önemli görüyorsa, ona Allah'tan daha çok ya da eşdeğerde bir sevgi duyuyorsa, işte o kişi Allah'a şirk koşuyor demektir.
Kuran'da anlatılan şirk budur; ancak insanların çoğu şirkin bu asıl anlamından habersizdirler. "Allah'a ortak koşmayı" peygamber döneminde yaşayan kimselerin taştan yonttukları putlara tapmaları olarak yorumlarlar. Oysa günümüzde şirkin binlerce farklı türü yaşanabilmektedir. Bir insanın Allah'a inandığını söylediği halde, hayatını Allah'ı hoşnut etmek için geçirmemesi, O'nun kendisine bildirdiği ibadetleri yerine getirmemesi, Rabbimizin beğendiği ahlakı yaşamaması, bunun yerine hayatını sadece kendi dünyevi ideallerini gerçekleştirmek uğruna tüketmesi de şirktir. Yine aynı şekilde kendisini yaratan ve sayısız nimet sunan Yaratıcımızı unutup, bir başka varlığı Allah'tan daha çok sevip, ona daha fazla kıymet vermesi, Allah'ı razı edeceği yerde, aklını ve vaktini onu mutlu etmeye ve kendini ona sevdirmeye harcaması da şirktir. İnsanlardan eşini, çocuklarını, annesini, babasını, evliliğini, okulunu, mesleğini, malını, dünyevi hırslarını, hatta kendisini bile Allah'a şirk koşabilen kimselere rastlamak mümkündür. Bu kimseler gözlerinde büyüttükleri bu kavramları ya da kişileri bir anlamda ilahlaştırmakla ve tüm tavırlarını da bu bakış açısına göre düzenlemekle bu hataya düşerler. Oysa Allah'tan başka bir ilah yoktur ve aksi bir tavra girmek de Allah adına yalan söylemek ve  Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi takdir edememek olur.
Kendisini ve tüm evreni kusursuzca yaratan Allah'ın sonsuz kudretini takdir edemeyen böyle bir insan da, kuşkusuz açık bir akılsızlık içindedir. Çünkü şirk koşan kişi hem dünyada huzurlu bir hayat yaşayamaz, hem de ahirette Allah'ın azabı ile karşılaşır. Allah Kuran'da şirk koşanların tüm fiillerinin boşa çıkacağını haber verir:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın." (Zümer Suresi, 65)
Ayrıca başka bir ayette şirk koşanların affedilmeyeceği de bildirilir:
Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi, 48)
Bir başka ayette ise Hz. Lokman'ın, oğluna verdiği bir öğütle şirkin zulüm olduğunu hatırlattığına dikkat çekilmiştir:
Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)
Ayette de görüldüğü gibi Allah şirki bir zulüm olarak nitelendirmiştir. Şirk, insanın Allah'a karşı bir suç işlemesinin yanında aynı zamanda kendisine de zulmetmesidir. Zira şirke düşen bir insan büyük bir yanılgıya düştüğü için, bu çarpık mantık üzerine kurduğu hayatı da sayısız yanlışlıklarla doludur. Bu durumda Allah'a şirk koşan bir insan için akıldan ve aklın kazandırdığı nimetlerden söz edebilmek mümkün değildir. Çünkü Allah inkar edenlerin ve Allah'a karşı büyüklenip haksız yere iftira edenlerin kalplerini mühürler ve anlayışlarını kapatır.
Böyle bir durumdan kurtulabilmek ve gerçekten akledebilen bir insan olabilmek için yapılması gereken şey, Allah'ın büyüklüğünü takdir edebilmek ve O'ndan başka bir ilah edinmemektir. Zira aklın üzerindeki örtü ancak bu şekilde kalkabilir ve akıl ancak bu şekilde açılabilir.

Gaflet

Gaflet, bir insanın çevresindeki gerçekleri görememesi, sezememesi veya bunlar hakkında bilgisiz olması demektir. Kuran'da bildirildiğine göre gafil bir insanın en dikkat çeken yönlerinden biri, çevresindeki sayısız yaratılış delilini, dünyada bulunuş amacını, ölümün yakınlığını, ahiret hayatının gerçekliğini ve bunlar gibi kendisi için hayati olan daha pek çok konuyu kavrayamamasıdır. Allah bir ayetinde gafil insanların durumlarını şöyle haber vermiştir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Hayatını gaflet içinde geçiren bir insan, yukarıdaki ayette haber verildiği gibi, hesap gününün hızla yaklaştığı açık bir gerçekken, bundan habersizmiş ve hiç hesap vermeyecekmiş gibi davranır. Çünkü gaflet, aklı örten ve insanın akılcı tavırlar göstermesini, isabetli kararlar almasını tamamen engelleyen bir nevi uyku halidir. Yaşamı boyunca bu ruh halinde olan bir insan, aklını kullanamadığı için gittikçe gerçeklerden uzaklaşır, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek bir duruma gelir ve kendisini hem dünyada hem de ahirette zarara sokacak hatalara düşer.
Gafletin nedeni ise kişinin Allah'tan ve O'nun indirdiği hak kitaptan uzak kalması ve inkar içinde yaşamasıdır. Allah bu kimselerin durumunu Kuran'da verdiği bir örnekte şöyle açıklamıştır:
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Bu kimselerin durumu Kuran'da kesin bir biçimde açıklanmıştır ancak onlar bu gerçeğin de şuurunda değildirler. Zira gaflet halinde olan bir kimse hiçbir zaman için kendisini "gafil" olarak görmez, hatta böyle bir duruma ihtimal dahi vermez.
Oysa akıl sahibi bir insan bu kimselerin içerisinde bulunduğu gaflet halini daha ilk görüşte fark edebilir. Çünkü akıl sahipleri olaylara Kuran'ı ölçü alarak yaklaşırlar. Kuran'da bir insanın gaflete kapıldığında nasıl tavırlar gösterdiği, nasıl bir düşünce yapısına ve mantık örgüsüne sahip olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle gafil insan her tavrıyla kendini ele verir. Çok iyi bir eğitim de almış olsa, mükemmel bir konuşmacı da olsa, bu ruh halinde olduğu sürece her davranışı ve düşüncesi onun gaflet içerisinde olduğunu belli edecektir.
Bir insanın gaflet halinde olduğunu gösteren alametlerin başında, bu kişinin olayları sadece zahiriyle, yani dış görünüşüyle değerlendiriyor olması gelir. Söz konusu kişi, herşeyin sadece kendi gördüklerinden ibaret olduğunu sanır. Bu yüzden de birçok konuyu yanlış değerlendirir, yanlış sonuçlar çıkarır. Pek çok olayın ardındaki hikmetleri ve hayırları göremez.
İnsanların gaflet içinde sürüklendikleri en büyük hatalardan biri de, yaratılış ve dünyada bulunuş amaçlarını unutmalarıdır. Bu insanlar, kendilerini yaratan Allah'ın varlığının delillerine karşı körleşir ve ahirette alacakları karşılığı düşünmeden inkar yoluna saparlar. Çünkü gaflet içindeki bu kişiler, cehennem azabının gerçekliğini ve dayanılmaz oluşunu açık bir şuurla göremez ve bu gerçek üzerinde düşünüp korku duymazlar. Dünyada iken nasıl büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlamazlıktan gelen bu kimseler, cehennemin kendisiyle karşılaştıklarında derin bir pişmanlığa kapılacaklardır. Çünkü o gün üzerlerindeki gaflet perdesi kalkacak ve dünya hayatında yapıp ettikleri herşeyi tam bir şuur açıklığıyla, çok net bir biçimde değerlendirebilecek bir görüş gücüne sahip olacaklardır. Ancak o andan sonra dünyada iken kendilerine defalarca öğüt verildiği halde, bile bile kurtulmaya çalışmadıkları gaflet hallerini telafi etme imkanı bulamayacaklardır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)
Kaf Suresi'nde ise bu insanların, Allah'ın kendilerine verdiği sayısız nimeti takdir edememeleri ve dünyada körlüğü tercih etmeleri sebebiyle ahirette yaşayacakları durum şöyle haber verilmiştir:
Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir."Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir."Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: "İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey."Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine, (Kaf Suresi, 20-24)
Yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi, insanın göz göre göre kendisini helaka sürükleyen böyle bir ruh halinde yaşamını sürdürmesi büyük bir akılsızlıktır. Kendisine verilen öğütlere rağmen haktan yüz çeviren bir insanın aklı üzerinde oluşan ciddi tahribat, onun hem dünya hem de ahiret hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. İşte bu nedenledir ki, Allah insanları bu tehlikeye karşı uyarmış ve gaflete kapılanlardan olmamalarını hatırlatmıştır:
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. (Araf Suresi, 205)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
İş(in) hükme bağlanıp biteceği, hasret gününe karşı onları uyar; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar inanmıyorlar. (Meryem Suresi, 39)

Dünya hırsı

Allah yeryüzünü insanların hoşuna gidecek pek çok nimetle donatmıştır. Ve bu nimetleri istedikleri gibi kullanabileceklerini bildirmiştir. Ancak bunun yanında bu nimetler için şükredici olmalarını ve dünya hırsına kapılarak ahireti unutmamalarını da hatırlatmıştır. Çünkü insanların dünyada yaşadıkları hayat gerçek hayatları değildir. İnsanların gerçek hayatları ölümle birlikte başlayan ve sonsuza dek sürecek olan olan ahiret hayatıdır. Bu yüzden ahireti unutup 50-60 yıllık dünya hayatı için hırsa kapılmak büyük bir gaflettir.
Nitekim ahireti unutan kişiler, hem dünyadaki pek çok güzellikten hem de ahiret nimetlerinden mahrum kalırlar. Bu mahrumiyetin dünyadaki ilk etkileri ise kişinin aklı üzerinde görülür. Dünyaya tutkuyla bağlanan insanlar, gerçek yaratılış amaçlarını, Allah'a karşı olan sorumluluklarını, ölümü ve sonrasını gereği gibi değerlendiremeyecek ve doğru düşünemeyecek hale gelirler. Bu durum onların aslında büyük bir aldanış içerisinde olduklarını gösterir ancak onlar kendilerinin iyi işler yapmakta olduklarını sanırlar.
Çarpık değer yargıları nedeniyle para, mal, mülk gibi maddi değerlerin, güzelliğin, şan, şöhret ve itibarın, geride kalanlara mal ve isim olarak bir şeyler bırakabilmenin, hayatın asıl amacı olduğunu sanarak, tüm ömürlerini bu değerleri elde etme uğrunda harcarlar.
Söz gelimi yıllarca toplumun gözünde iyi bir yer edinebilmenin, insanların beğenisini kazanmanın yollarını arar, ama bir an olsun kendilerini yaratıp hayat veren, önlerine hesapsız rızık ve nimet sunan, her işlerinde onlara yardım eden Rabbimize şükretmeleri gerektiğini düşünmezler. Ya da günlerini herkesten daha zengin olabilmek için durup dinlenmeden çalışarak, yeni projeler peşinde koşarak geçirir ama bu zenginliği kendilerine verenin Allah olduğunu düşünüp, O'na karşı olan kulluk vazifelerini yerine getirmeye vakit ayırmazlar.
İşte yaptıkları bu yanlış seçim sonucunda dünyada insana verilen en büyük nimetlerden biri olan akıldan mahrum kalırlar. Bu akılsızlık içinde inkara sapar ve bu nedenle ahirette cenneti kaybedip cehennemle karşılaşırlar. Allah Kuran'da dünya hayatına aldanan bu kimselerin içerisine düştüğü durumu şöyle açıklamıştır:
Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)
… ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır. (Tevbe Suresi, 38)
… onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)
İnsanların, kendilerini helaka sürükleyen bu akılsızlıktan kurtulmak için yapmaları gereken şey ise son derece kolaydır: Dünya hayatında karşılaştıkları her nimetin Allah'ın bir lütfu olarak kendilerine verildiğini bilir ve hayatlarının asıl amacının Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu unutmazlarsa, artık akıllarını örtecek ya da baskılayacak hiçbir engel kalmamış demektir. Allah'ın bu samimi kullarına vaadi şöyledir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Şeytana Uymak

Allah bir ayetinde "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır." (Bakara Suresi, 208) buyurarak insanları şeytana uymaktan ve onun adımlarını izlemekten sakınmaya çağırmıştır. Çünkü ayette de ifade edildiği gibi şeytan insanın düşmanıdır. Onu doğru yoldan çıkartıp saptırmak ve böylece dünyada ve ahirette zarara uğratmak ister. Bu amacını gerçekleştirmek için başvurduğu en önemli yöntemlerden biri ise, insanı boş kuruntularla, asılsız ve mantıksız konularla oyalayarak aklını meşgul etmek ve böylece doğru düşünebilmesini, akılcı davranabilmesini engellemeye çalışmaktır. Kuran'da şeytanın, bu girişimini şu sözlerle dile getirdiği haber verilmiştir:
Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim… (Nisa Suresi, 119)
Şeytan bu amacı doğrultusunda hayatının sonuna kadar insanlara "yaldızlı sözler" fısıldamaya devam eder ve onların akıllarını kullanmalarını engellemeye çalışır. Onlara kendilerini yaratan Allah'ın sonsuz kudretini unutturmak, onları Kuran'dan uzaklaştırmak ve namaz, oruç gibi ibadetlerini engellemek için çaba harcar.
Allah 5 vakit namazı müminlerin üzerine farz kılmıştır. İnsan ahirette namaz ibadetini yerine getirip getirmediği konusunda sorgulanacaktır. Namaz vakitleri, “sabah”, “öğle”, “ikindi”, “akşam” ve “yatsı” olmak üzere beş vakitten oluşmaktadır. İman edenler namaz kılmayı, diğer tüm işlerinin üstünde görür, tüm ibadetlerine çok önem verirler. Resulullah Efendimiz (sav), namaz kılmamanın ya da namaz vaktini geçirmenin ne kadar tehlikeli olduğunu mübarek hadis-i şeriflerinde şöyle bildirmiştir:
Imam-i Sâfi ile Beyhakî'ye göre Peygamberimiz (sav): “Herhangi bir vakit namazı kılmaksızın vaktini geçirenler yuvası dağılmış, malını mülkünü elden kaçırmış gibidirler.” buyuruyor. (Imam Gazali - Mükasefetü´l Kulub - Kalplerin Keşfi)
Müminler Allah (cc)'ın belirlediği bu vakitlerde ve hiç bırakmadan ibadetlerine devam ederler. Unutmamak gerekir ki şeytanın kendine ait bir gücü yoktur. Onu da tüm varlıklar gibi Allah yaratmıştır. Şeytan da Allah'a boyun eğmiştir; Allah'ın izni olmaksızın hiçbir şey yapamaz. Allah insanlardan hangilerinin ona uyup haktan yüz çevireceğini, kimin de şeytanın oyununa kanmayıp Kendisi'ne sadakat göstereceğini denemek için kıyamete kadar şeytana süre tanıdığını şöyle bildirmiştir:
Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı." Dedi ki: "O halde, süre tanınanlardansın." "Bilinen vaktin gününe kadar." Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım." "Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç." (Sad Suresi, 79-83)
Allah aynı zamanda "… hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır" (Nisa Suresi, 76) ayetiyle şeytanın kurduğu tuzakların, insanlara verdiği kuruntu dolu telkinlerin, son derece çürük mantıklar üzerine kurulduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi, onun samimi iman eden insanlar üzerinde bir etkisi olmadığını bildirmiştir. Başka bir ayette de belirtildiği gibi, "Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na    (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir." (Nahl Suresi, 100)
Kuran'da müminlerin şeytanın vesveseleri karşısında nasıl bir tavır gösterdikleri ise şöyle ifade edilmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Şeytanın fısıltılarına kulak verenler ise, Allah'a sığınmadıkları sürece doğruyu göremez ve akılsızca bir yaşam sürerler. Çünkü Allah şeytanın hileli düzenler kuracağını, ancak bu düzenlerin zayıf olacağını kendilerine haber vermiştir. Ve yukarıdaki ayetlerde gördüğümüz gibi, bu düzenden nasıl kurtulabileceklerini de insanlara bildirmiştir. Aklı olan insan hemen Allah'ın çağrısına icabet eder ve doğruyu bulur. Akli yönden zayıflık içinde olanlar ise, şeytanın hilelerine kanarak kendilerini helaka sürüklerler. Allah'ın ayetlerini göz ardı eder ve şeytanın sonsuz cennet hayatına karşılık kendilerini sürüklediği cehennem hayatına razı olurlar.

Tevekkülsüzlük

İnsanın aklını örten en önemli konulardan biri de tevekkülsüzlük ya da bir başka deyişle kişinin Allah'a güven duymaması ve kendisi için yarattığı kadere teslim olmamasıdır. Tevekkülsüz bir insan,      Allah'ın sonsuz akla sahip olduğunu ve evrendeki her olayı, her varlığı kontrolü altında tuttuğunu unutmuştur. Bu nedenle de aklı örten tüm diğer etkenlerde olduğu gibi olayları sağlıklı bir bakış açısıyla değerlendiremez ve gerçekleri tam olarak göremez.
Oysa Allah yarattığı tüm varlıklar üzerinde gözetici ve koruyucudur. Onlar şuuruna varsalar da unutsalar da, Allah her olayı belirli bir kader üzerine yaratmakta ve bu olaylarla insanları denemeden geçirmektedir. Dolayısıyla bir insanın hayatı boyunca karşılaştığı her olayı, Allah özel bir hikmet ve hayırla yaratmaktadır. Allah insanları bu konuda şöyle uyarmıştır:
Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Hud Suresi, 123)
… olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)
İşte Allah'ın bu ayetlerine iman eden ve her olayın ardında kendisi için mutlaka hayır ve hikmet gizli olduğunu kavrayan bir kimse tevekküllü insandır. Bu insan ilk bakışta aleyhine gibi görünen bir durumla karşılaşsa bile, aslında bunun kendisine dünyada ve ahirette hayır getireceğini bilir ve bu bilinçle hareket eder. Olayları tevekkülsüzlükle değerlendirmediği için muhakeme ve yargısı son derece sağlıklı şekilde işler ve böylelikle akılcı değerlendirmeler yapabilir. Tevekkülsüz bir insan ise Allah'ın olayları özel olarak kendisini denemek için yarattığını unutur ve akılcılıktan tamamen uzaklaşır.
Bu iki insan arasındaki büyük farkı şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz. Sözgelimi sahibi olduğu fabrikada büyük bir yangın çıktığını gören bir kimse, bu olayın Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini ve her ne kadar kayıp gibi görünse de bu olayda kendisi için mutlaka bir hayır olduğunu düşünmezse tevekkülsüzlüğe kapılır. Tevekkülsüz insan ise doğru düşünemez ve akılcı hareket ederek gerekli önlemleri alamaz. Örneğin sakin ve itidalli bir ruh halinde olmaması belki de ilk aşamada durdurulabilecek bu yangının büyümesine neden olabilir. Yangını söndürmek, eşyaları kurtarmak, itfaiye çağırmak gibi akılcı tedbirlerden önce panik ve üzüntüyle oyalanarak, bağırıp çağırarak vakit kaybeder. Yangının ardından bu olayın bir daha tekrarlanmaması için fabrikanın yangına karşı tedbirli hale getirilmesindense, "nasıl oldu, neden oldu, olmasaydı ya da şöyle yapsaydım böyle olmazdı" gibi hiçbir faydası olmayan düşüncelerle oyalanır.
Tevekküllü bir insan ise, herhangi bir olayda sahip olduğu tüm mal varlığı yok olsa dahi, hiçbir zaman umutsuzluğa ve üzüntüye kapılmaz. Allah'ın verdiği bir nimeti yine Allah'ın aldığını ve bunu tevekkül edip etmeyeceğini denemek için yarattığını bilir. Bu şuur açıklığı sayesinde de olabilecek en kısa sürede, yine olabilecek en akılcı ve seri tedbirleri alarak oluşan tahribatı gidermeye çalışır. Paniğe kapılmak, üzülmek ya da ümitsizliğe düşmek gibi akılsızca tavırlarla vakit kaybetmez. Dahası böyle bir olayın ardından hiç vakit kaybetmeden, bir daha tekrarlanmasını önlemek amacıyla son derece etkili tedbirler alarak uğradığı zararı telafi etmeye çalışır.
Kaybettiği malına gelince, mülkün tek sahibinin Allah olduğunu bildiğinden içi rahat ve huzurlu olur. Allah'a tüm kalbiyle güvenir ve kendisine kaybettiğinden daha hayırlısını vermesi için dua eder ve tevekkülünün karşılığını ahirette çok daha fazlasıyla alacağını bilmenin sevincini yaşar.

Duygusallık ve romantizm

Romantizm, cahiliye toplumunun yaşamakta hiçbir sakınca görmediği, aksine beğenip teşvik ettiği özel bir yaşam tarzıdır. Romantik bir bakış açısının, hayatı daha süslü ve daha renkli hale getirip, zenginleştirdiğine inanırlar. Bu nedenle de tüm filmlerde, romanlarda ve şiirlerde bu konuyu işleyerek insanları, romantizmin kendine has bir büyüsü olduğuna inandırmaya çalışırlar. Oysa romantizmin insan üzerinde oluşturduğu etki, insanın aklını örtmesi, mantıklı ve dengeli düşünmesini engellemesidir. Çünkü romantizm, aklın tam anlamıyla zıttı bir sistem oluşturur. İnsanları gerçekleri görmemeye, hayal dünyasında yaşamaya, akılcı değil, aksine duygusal düşünmeye iten bir yaşam şeklidir.
Kendisini aklına değil de duygularına teslim edip, onların hayatını yönlendirmesine izin veren bir insan ise, gerçekçi düşünemez ve mantıklı hareket edemez. Söz gelimi Kuran ahlakına uygun olmayan bir tavır olan kıskançlık hissine kapılan bir insan, artık içerisinde bulunduğu durumu ve karşısındaki kimseleri akılcı değerlendiremediği için duygusal çıkışlar yapar. Aynı şekilde "öfkeyle kalkan zararla oturur" sözüyle de ifade edildiği gibi, öfkelenen bir insan da mantıklı düşünemez ve sonrasında pişman olacağı tavırlar sergiler. Bunun gibi romantizmin etkisiyle hüzne kapılan bir insan da akıldan tamamen uzaklaşır. İçerisinde bulunduğu bu ruh hali nedeniyle olayların yalnızca olumsuz yönlerini görüp melankolik bir havaya bürünür.
Romantizmin etkisiyle ortaya çıkan tüm bu tavır bozukluklarının ise tek bir ortak noktası vardır; Allah'ın dininden ve kitabından uzaklaşmak… Oysa bu uzaklık, insanı mutlak bir kayba sürükler. Çünkü Allah'ın emirlerine uyulmadığı için aklın kaybolduğu yerde insanın ilerlemesi, bir güzellik elde edebilmesi ya da başına gelen bir zararı engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.
Günümüzde gazete ve televizyon haberlerinin büyük bölümünü kapsayan intihar, uyuşturucu bağımlılığı, saldırı ya da cinayet gibi suçların çoğunun temelinde de yine duygusallık ve romantizmin yarattığı tahribat yatmaktadır. İnsanlar duygusallığın etkisiyle akılcılıktan o denli uzaklaşırlar ki kendilerinin ya da başkalarının canlarına ve mallarına rahatlıkla zarar verebilirler. Bütün bunlara gerekçe olarak öne sürdükleri sebepler ise tamamen duygusal kökenlidir. Söz gelimi basit bir espriye alınarak hiç çekinmeden cinayet işleyebilen insanlar vardır. Ya da aylarca ders çalıştığı halde üniversite sınavını kazanamadığı için intihar etmeye kalkışan kişiler mevcuttur. Kapıldığı hırstan kurtulamayan ve önünde daha sayısız fırsat olduğunu dahi göremeyecek kadar akıldan uzaklaşan bu kişiler, duygularının etkisiyle böylesine akılsızca kararlar alabilir ve bunları uygulayabilirler.
Bu örneklerle karşılaşıldığında düşünülmesi gereken şudur: Akılcılıktan uzaklaşıp romantizmin etkisiyle atılan her adım insana kesin olarak kayıp getirir. Çünkü romantizm insanı din ahlakından ve dolayısıyla hayatın gerçek amacından uzaklaştıran bir cahiliye inancıdır. İnsanı zor bir hayata sürükleyen bu yaşam şekli, Allah'ın Kuran'da  bildirdiği düşünce yapısına ve ahlak anlayışına taban tabana zıttır.